
Prof.Dr.Mustafa Özbalcı İle Şiir Üzerine Bir Söyleşi
Sayın Hocam, okuyucularımıza kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
1943 yılında Samsun'un Çarşamba ilçesine bağlı Ustacalı köyünde
doğdum. İlkokulu da burada bitirdim. 1955-1956 öğretim yılında
imtihanla Lâdik-Akpınar İlköğretmen Okulu'na kabul edildim. Bu
okulda beş yıl okuduktan sonra Ankara Yüksek Öğretmen Okulu hazırlık
lisesine seçildim(1961) ve liseyi burada bitirdim(1962) . Haziran
1966 döneminde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Ankara Yüksek Öğretmen Okulu'ndan
mezun oldum.
1966 yılından başlamak üzere çeşitli lise, öğretmen okulu, eğitim
enstitüsü ve yüksek öğretmen okullarında edebiyat öğretmenliği
yaptım, değişik kademelerde idarecilik görevlerinde bulundum.
1982 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde öğretim
görevlisi oldum. Bu görevde iken, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü'nde master derecesi aldıktan sonra, Selçuk Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü'nden de 'Yeni Türk Edebiyatı' dalında
doktor unvanı aldım.(18 Kasım 1987)
8 Ekim 1993 tarihinde doçent oldum. Halen aynı üniversitede öğretim
üyesi olarak çalışıyorum. Evli, iki çocuk babasıyım. Okumayı ve
yazmayı çok seviyorum. Bunlar benim hobilerimdir. 1961'den başlamak
üzere çeşitli dergi ve gazetelerde sanat, edebiyat, kültür ve eğitim
konularında pek çok yazı yazdım. 'Merhaba İnsanlar' (1986) adlı bir
şiir kitabım var. Deneme, fıkra ve sohbet türündeki yazılarımın bir
kısmını 'Yılların İçinden' (Sanat ve Edebiyat Yazıları, 1991) adıyla
kitaplaştırdım. Yahya Kemalin Duygu ve Düşünce Dünyası' (I. bs.
1990, 2. bs. 1996) , 'Emin Recep Bey ve Şiirleri' (1993) ve Mehmet
Rauf un Romanlarında Şahıslar Kadrosu (1996) adlı birkaç kitabım
yayımlanmıştır.
*Şiir ne zamandan beri vardır? Edebiyat içindeki yeri nedir hocam?
Duygu ve düşüncenin en yoğun, en saydam anlatım biçimi olan şiir,
ilk insanla birlikte var olmuştur, insanoğlu zaman içinde olgunlaşıp
gelişirken, şiir de onunla birlikte oluşmuş, adım adım insanı
izlemiş, onun duygu, düşünce ve hayallerini, estetik heyecanlarını
ifade etmede daima ön planda bir görev üstlenmiştir. Gerçekten de
şiir, farklı işlevlerle de olsa, seçkin bir dil ürünü olarak her çağ
ve toplumda vardır ve hep öncü görevindedir. İnsan tarih boyunca
kendisini en iyi şiirle anlatmış ve tanıtmıştır. Böylece şiir
insanın ayrılmaz bir parçası olmuştur.
İnsanı maddi ve manevi dünyası içinde bir bütün olarak kavrayan
şiir, bütün bir edebiyat demektir. Eğer çiçek bahçesinin sultanı gül
ise, edebiyat bahçesinin sultanı da şiirdir. Bu bahçede tahtın
sahibi hep odur. Her zaman var olagelmiş ve her devirde tahtını
korumuş olan şiiri edebiyatın öteki türleri ve çeşitleri o tahttan
hiçbir zaman indirememişlerdir.
* Hocam, 'şiirin başarısı ve güzelliği biraz da okuyucudan ileri
gelir' diyenler var. Bu konuda siz neler düşünüyorsunuz?
Elbette şiirin başarısı ve güzelliği biraz da okuyucudan gelir ya da
okuyucu ile tamamlanır. Hidrojen bombasının kaşifi Edvvard Teller, “
bir tiyatro, ancak iyi seyircilerin olduğu bir ülkede gelişir' der.
Tıpkı bunun gibi, iyi şiirleri kötülerinden ayırarak sanat ve
edebiyatın unutulmaz değerleri araşma yerleştirenler de, hiç
şüphesiz okuyuculardır. Şiir edebiyatın en karmaşık türü, en ele
avuca sığmaz çocuğudur. Zeki bir çocuğun tatlı yaramazlıkları
vardır; neyi ne zaman yapacağı, nasıl yapacağı hiç belli olmaz böyle
bir çocuğun. Kimi zaman öyle hareketler yapar ki, büyüklerini
şaşırtır, çıkmaza sokar. Onun dilinden en iyi anladığını sananları
bile yanıltabilir bu çocuk. Çıkmaza girip yanılmak istemeyenlerin
böyle bir çocuğun bütün davranışlarını yakından izlemeleri, onu çok
iyi tanımaları gerekir. Bir bakıma şiir de biraz böyledir. Onu tam
yakaladığınız bir anda kaybetmeniz, elinizden kaçırmanız da
mümkündür. O yüzden bir şiir hakkında hüküm verenler, şair olmasalar
bile, şiiri tanıyan, şiirin gelişimini izleyen iyi bir okuyucu
olmalıdır. Böyle okuyucusu olan şairlerin başarılı olma şansı daha
fazladır diye düşünüyorum.
*Şiiri tanımlayanlar olduğu gibi, şiirin tanımlanamaz olduğunu
söyleyenler de var ve hiç de az değil Şiir neden belirli bir kalıba
sokulamıyor? Neden tanımlanamıyor?
Şiirin belli birtakım kalıplara sokulamaz ve tanımlanamaz oluşu,
onun her şeyden önce duygu işi olmasından ileri gelmektedir ve bu
özelliği onun hususiliğinin de bir göstergesidir. Hatta onu şiir
yapan ve benzerlerinden ayıran, ilk başta tanımlanamaz oluştur ve
şiir, ruh kadar uçucu, mevsimler kadar renkli ve geçici, akşamlar
kadar zengin, yıldızlarla dolu ve hatta bunlardan da başka bir
şeydir. Elbette ki bu kadar değişik vasıflar taşıyan, her göze
başka, her gönüle ayrı prizmaların nice çeşitli yüzeylerinden, isim
bile konulamayan renkler döken şiirin, ortak ve inandırıcı bir izahı
olamayacaktır.
*Şiirin tarifi üzerinde durmayacaksak neyin üzerinde duracağız veya
neyinin üzerinde durmak gerekir?
Bana göre, şiiri tanımlamak değil, onu öteki edebiyat türlerinden
ayıran ve kendisine çok benzeyen unsurlar karşısındaki yerini tayin
eden hususlar üzerinde durmak gerekir. Bu hususların ortaya
konulması, şiir kavramına yaklaşabilmek bakımından çok daha gerçekçi
ve yararlı bir yol gibi görünmektedir.
*Şiir kelimesi nereden geliyor? Hangi manaları içine alıyor?
Şiir kelimesi, 'anlama, fehm, idrak' gibi manalara gelen Arapça bir
kökten gelir. Sözlük anlamı 'sezmek, sezgi ile bilmek; tanımak,
kavramaktır. Bir edebiyat terimi olarak ise, 'vezinli, kafiyeli olup
mana olarak güzel hayalleri ve tasavvurları toplayan söz'lere şiir
adı verilir. Mecazi olarak da şiir kelimesi, 'hayallere yer veren,
kalbe seslenen, duygu ve heyecan uyandıran, dokunaklı ve büyüleyici
tarafları' olan sözleri ve yazılan ifade eder.
*Şiirin kendisine göre bir yapısı ve unsurları var mıdır? Bir nazım
ne zaman 'şiir' hüviyeti kazanır?
Doğal olarak şiirin de kendisine göre bir yapısı ve unsurları
vardır. Mısra, nazım şekli, vezin ve kafiye bu unsurların
başlıcalarıdır. Tarih boyunca şiir bu unsurlarla kurulduğu için
eskiler onu 'mevzun ve mukaffa' yani 'vezinli ve kafiyeli' söz
olarak tanımlamışlar, genellikle her nazım parçasına şiir, onu yazan
veya söyleyene de 'şair' adını vermişlerdir. Fakat bugün
anlaşılmıştır ki, değişen mısra kümeleri halinde ve belli bir nazım
şekli çerçevesinde oluşturulan her vezinli-kafiyeli söyleyişe şiir
demek doğru değildir. Bunun adı umumiyetle nazım veya' manzume 'dir.
Yani günümüzde her nazım şiir sayılmadığı gibi, her nazım yazan veya
söyleyene de şair gözüyle bakılmamaktadır. Artık bugün vezinsiz ve
kafiyesiz de şiirler yazılmaktadır, yazılabilmektedir. Biz bu konuda
şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şiir nazmın imkânları ve ölçüleri
içinde söylenip yazılır, ama her nazmı şiir değildir. Nazmı şiir
yapan daha başka unsurlara ve değerlere ihtiyaç vardır. İşte bu,
kelimelerin seçimi, onların diziliş ve söyleniş biçimi ile temin
edilen bir haldir ki, 'iç ahenk', 'öz şiir', 'şiiriyet' şeklinde
tanımlanan şey budur. Eğer nazım insana bu değerlerin bir yansıması
olarak bir bedii heyecan, bir ürperti verebilirse, işte o zaman
'şiir olma' vasfı kazanmış demektir.
*Şiirde şekil ve kalıp konusunda neler söylemek istersiniz?
Bir kere şunu söylemekte fayda var Ünlü ispanyol şairi Juan Ramon
Jimenez'in söylediği gibi, şekil endişesi taşımayan hiçbir şiir
yaşayamaz; ne eski, ne de yeni. Ruhun bile yaşamak için bir şekle
ihtiyacı vardır. Üstün bir şairin her türlü şekil ve kalıp
içerisinde de gücünü gösterebileceğine inanan Necip Fazıl(1905–1983)
da, şiir için şekli mutlaka gerekli görür. Çünkü ona göre 'şiirde
dış şekle bağlı bir de iç şekil mevcuttur. Serbest şiirin gayesi,
dış şekli yıkıp bu iç şekli billurlaştırmaksa da, mekânsız zemin
gibi dış perde gergefini kurmadan iç manayı nakışlandırmak muhaldir,
iç şekil, en büyük tecrid olan şiirin müşahhas kalıbı üzerine
binmiş, mücerret ruh 'tur. Cahit Sıtkı (1910–1956) ' ya göre de,
'Şiirde önemli olan asıl mesele, söylemek istediğimiz şeyi,
kullandığımız dilin imkânları dâhilinde en mükemmel şekilde
söylemektir.' Şairin bunu gerçekleştirmek için ille şu veya bu
formu, şu veya bu şekli tercih etmesi de gerekmez. Esasen şairin
mutlaka bir vezin ve onun şu kalıbı ile ve mutlaka şu şekil ile
şiirini yazacağı hususunda daha işin başında kendisini bir kayda
bağlaması doğru değildir. Doğru ve güzel olanı, en iyi vezin ve en
uygun şekli, her şiirin kendi muhtevasına göre kendisinin şaire
telkin etmesidir. Usta şairlerin elinde bu iş genellikle böyle olur.
Böyle dış unsurları ile kurulan şiir, nesirden ayrı bir yapıda
ortaya çıkar. Yeteneği bu işe elverişli, eğitimi de yeterli bir
şair, kelimeleri seçmede ve yerli yerinde kullanmada gösterdiği
basan ile bir 'iç ahenk' yaratabilir, mısraların içini musiki
dalgalan ile doldurabilirse, gerçek şiire kolayca ulaşabilir.
* Hocam, anladığım kadarıyla 'şiiri bir bütün olarak düşünmek ve
değerlendirmek gerekir diyorsunuz herhalde.
Tabii, tabii. Şiiri bir bütün olarak ele almak ve değerlendirmek
gerekir. Şiirde estetik değeri ve güzelliği ortaya çıkaran yalnız
şekil mükemmelliği değildir; yalnız dil, konu ve anlam da değildir.
Şiir netliğini ve bütünlüğünü bu unsurların hepsi ile birlikte
kazanır. Şiir, tamlığına halel gelmemesi için belli bir oranda bu
unsurların hepsine muhtaçtır. Şiir bir sentezdir, bir terkiptir,
kompleks bir yapıdır; kendisini oluşturan unsurlara şu veya bu
oranda muhtaç olan bir bütünlüğün, bir mükemmeliyetin ürünüdür.
*Hocam sizce sanat bir tecrid ve soyutlama mıdır? Bu konuda şöyle
veya böyle görüş ileri sürenlere neler demek istersiniz?
Evet sanat bir tecrid ve soyutlama olayıdır. Her sanatçı realiteyi
kendine göre ve yine kendi seçtiği bir yöntemle değiştirir. Tabiatta
var olan her şey onun bakışı ile değişir, bambaşka bir mahiyet alır.
Böylece sanatın gerçeği ortaya çıkar. Bu hayatın gerçeğine
benzemekle birlikte onun aynısı değildir, daha seçme, daha rafine
bir gerçektir. Onu, eşyayı sıradan insandan daha farklı algılama
yeteneği olan sanatçı, kendine özgü o büyüleyen yöntemi ile inşa
eder. Sanatta olanı olduğu gibi değil, arzu edildiği gibi göstermek
esastır.
Elbet bütün bunlar, her şeyden önce bir sanat eseri olan şiir için
de geçerlidir ve şairin, tıpkı bir derviş gibi, dokunduğu ya da
baktığı yerde fevkalade tesirli güzellikler meydana getiren insan
olduğunu söylemek yanlış olmaz.
*Şiir ve taklit konusundaki görüşlerinizi de öğrenmek istiyorum.
Hocam, Bu konuda neler söylersiniz?
Siz de gayet iyi biliyorsunuz: Kimi şairler, yürünmesi gereken
normal yolu bırakırlar da, yerli ya da yabancı büyük şairleri
taklide kalkarlar. Onların imaj ve sembollerini hemen hemen aynen
tekrar ederler; başkasının bir mısraını alıp kelimelerinin yerlerini
değiştirerek yeni bir mısra oluşturmak ya da aynı anlamı
çağrıştıracak değişik kelimeler kullanarak kurarlar şiirlerini.
Bunlar çoğu zaman bir tesadüfün, normal bir etkilenişin çok ötesinde
olan şeylerdir, eski deyimle tam anlamı ile 'intihaledir. Elbet
şiirin gelişim çizgisini izlemeyenler, hele yabancı şairlerin
şiirlerini bulup okumayanlar bunu fark etmezler. Böylece yeni ve
orijinal sesler getiren şairlerle, taklide düşen şairleri ayırmak da
çoğu kere kolay olmaz. Sonunda şiir dünyası, gerçek yeteneklerin
sesinin pek duyulmadığı, buna karşılık, kötü malı pazarlamasını
ustalıkla yapan simsarların cirit attığı bir pazar haline gelebilir.
Aslında şiire yeni başlayanların büyük ustaları bir süre taklit
etmeleri hoş görülebilir. Ama bu sürüp gitmemelidir. Şair, belli bir
zaman geçince, artık kendi sanatçı kimliğini bulmalı, şiiri kendi
'özgünlüğünü' kazanmalıdır.
*Bunun için ne yapmalıdır, şair?
Şiire giden yol engellerle, zorluklarla dolu çetin bir yoldur. Her
bakımdan hazırlanmış olmayı gerektirir. Elbet önce yetenek lazımdır.
Sonra da yerli ve yabancı klasikleri, büyük şiir ustalarını okuyarak
seviyeli bir şiir kültürünün ve şair duyarlığının kazanılması
şarttır. Onun için de kendisinde yetenek olduğunu vehmedenler, önce
bizim aruzun ve hecenin ahengini yakalamış, Türkçe'nin sesini
keşfetmiş usta şairlerimizi, sonra da ulaşabildikleri kadar yabancı
büyük şairleri bol bol okumalıdırlar. Öyle ki bu okuma, o büyük
ustaların kimi mısra, beyit, dörtlük, hatta şiirlerini ezberleyecek
kadar ileri götürülmelidir. Belleği böyle güzel ve seçkin şiir
parçalan ile dolu olmayan şair, kendisinde bir eksiklik
hissetmelidir. Bundan önce, elbet dile hâkimiyet şarttır. Şiirin dil
içinde dil yaratmak sanatı olduğu bilinmeli ve dile hâkim olabilmek
için de dikkatli ve titiz bir hazırlık dönemi geçirilmelidir.
Şairin güzel ve özgün şiire ulaşabilmesi için ilhama, bilgi ve
kültür birikimine sahip olması, temaya uygun düşen kelimeleri
seçmesi de yetmez. Eldeki malzemeyi ustaca ve sabırla işlemesi,
işlemeyi bilmesi de gerekir. Yahya Kemal'in bir mısra üzerinde
yıllarca çalıştığı, her bulduğu ile yetinmeyip, acaba daha güzel,
daha farklı nasıl söyleyebilirim diye yıllarca beklediği
bilinmelidir.
Şair, tezgâhın başına geçip günlerce bıkıp usanmadan çalışabilme
sabrı gösteren bir işçi gibi çalışmalıdır. Onun işi, bir bakıma bir
kuyumcunun işine benzer. Sabır ister, dikkat ve titizlik ister,
incelik ister. Güzel ve özgün şiirlere ancak böyle ulaşılır.
*Hocam, bir de 'bir-iki şiir yazdım' veya n bir-iki şiirim
yayımlandı9 diye kendilerine hemencecik şair sıfatı verenler var.
Bunlar hakkında neler demek istersiniz?
Kendilerine bir çırpıda 'şair' sıfatım yakıştıran]arı ihtiyatla
karşılamak lazımdır. Onlar bu işin taşeronluğunu, kim bilir belki de
tüccarlığını yapanlardır
*Öyleyse şiir yazan insanların 'şair' sıfatını alabilmesi için neyi
beklemesi veya neyi bilmesi gerekir sizce?
Belli yaşlarda hemen her insan biraz şairce duygular taşır ve
bunları şiire has ifade kalıplarına dökmeye çalışır. Fakat kişiye
asıl 'şair' sıfatını verecek olan zamandır. Bu konuda okuyucu ve
özellikle zaman ne diyecektir? Şiir yazan insanların önce bu gerçeği
bilmesi ve beklemesi gerekecektir. Eğer hak ederse, zaman o sıfatı
ona mutlaka verecektir. Bu tarih boyunca hep böyle olmuştur.
*Hocam, şiir ve dil' konusunda da bir şeyler söylemek ister misiniz?
Tabii, memnuniyetle. Bu konuda rahatlıkla şunları söylemek
mümkündür: Bir dil sanatı olan ve kelimelerle yazılan şiirin, dilin
estetik değerini ortaya çıkaran, çıkarması gereken bir sanat ürünü
olmak mecburiyeti vardır. Başarılı bir şiir, bu mecburiyeti yerine
getirirken, tabiatıyla kendi estetik değerini de kazanmış olur. Eğer
şiir, sahip olduğu estetik niteliklerle dikkat çekici olamıyorsa, o,
şiir olma gücüne erişememiş bir dil ürünüdür sadece. Şiir, her
şeyden önce mükemmel bir özel dil ürünü olduğunu ortaya
koyabilmelidir. Yani önce dili yakalamak gerekir. Çünkü o
kelimelerle yapılan bir sanattır. Onun malzemesi sözdür, kelimedir.
Her dilde kelimelerle erişilen en derin manalı, en yüce, inşam en
fazla coşturup heyecanlandıran ve ürperten ifade şekilleri
şiirlerdir. Her ülkede şairler, genel dilin içinden seçtiği
kelimelerle, mecazlar, semboller ve çeşitli söz ve anlam
sanatlarından da faydalanmak suretiyle bir şiir dili yaratırlar ve
'lirik' bir söyleyişe ulaşırlar, işte şiir budur. Cenab(1870-1934) 'ın
'kelimelerle yapılmış resim' olarak tanımladığı şiir, günlük konuşma
dilinin dışında yeni bir dil yaratma çabasıdır. Şair de dilin
bilinen kuralları dışına çıkan, dile yeni kurallar koyan, kısaca
dili kendi amacına uygun olarak değiştiren insan demektir. Diğer bir
söyleyişle şair bir söz ustasıdır, bir dil cambazıdır, kelimelere
hükmeden insandır demek yanlış olmaz. Şiir için başka unsurlar
elbette gereklidir, fakat şiiri asıl şiir yapan önce dil
ustalığıdır, kelimelerin ustaca sıralanışı ile elde edilen iç
ahenktir. Mısrada yer alan her kelime dikkatle seçilmeli ve yine en
uygun yerine yerleştirilmelidir. Her kelime, o şiir ve o mısra için
gerekli olduğu için tercih edilmelidir. Ne eksik, ne fazla derler
ya, işte öyle. Şair birden çok anlamı olan, böylece çağrışım
zenginliğine, musiki güzelliğine imkân veren kelimeleri ustalıkla
seçip yerli yerinde kullanmadıkça, gerçek şiiri yakalayamaz.
Şiirde dil, yani kelime ile muhteva da uyumlu olmalı, şair
geliştirdiği yeni ve orijinal hayalleri, seçtiği uygun kelimelerle
birbirine bağlamalıdır. Her kelime ayrı bir musikiye, bir anlam
zenginliğine sahiptir. Bunların her ikisini de birlikte yakalamak,
yakalayabilmek önemlidir. Bunun için şiiri gelişigüzel kelimelerle
değil, seçilmiş kelimelerle yazmak gerekir. Şiirde musiki ve anlam
derinliği ancak bu yolla sağlanır. Şiir özel kelimelerle, seçilmiş
kelimelerle yazıldığı içindir ki, onu 'dil içinde dil yaratma
sanatı' diye tanımlarlar.
*Şiirin temel unsurları arasında imge de var mıdır? Siz bu konuda
neler düşünüyorsunuz?
Şiirde imge elbet temel unsurlardan biridir. Şiir imgelerle kurulur
ve Özgün bir sanat eseri olma niteliğini ancak böyle kazanır. Ancak
harcıâlem, sıradan, hep kullanılagelmiş imgeler yerine yeni, taze,
inanılmaz güzellikte imgeler yakalayan şair, şiirde üstün ve farklı
bir yer yakalamış demektir. Böylece o, aynı çağın ve aynı anlayışın
öteki şairlerinden de ayırabilir kendini. Geleneksel şiir bilgisi ve
kültürü geniş ve derin olan şairler, bu bilgi ve kültüre dayalı
imgelere de zaten sahiptirler. Onların hareket sahası daha geniş
olur, taklide düşmeden yeni ve orjinal olanı daha kolay seçer ve
yakalarlar. Zira başka eserlerde de var olan imgeler, hatta kelime
ve kavramlar, bir şairi farklı kılmaz. Şair bilinen imge ve
kelimeleri aynen tekrarlamasıyla değil, onlara daha özel bir
yaklaşım orta¬ya koyusu ile, onlarla kendine özgü bir Özel durum
yaratmasıyla ayrılır, farklı ve özgün olur. Siz buna 'eda' deyin,
'söyleyiş tarzı' deyin, 'üslup' deyin, ne derseniz deyin, şair işte
bu 'özel durumu yakaladığı zaman, herkeste var olan imge ve
kelimelerin onda çok çarpıcı, şiiriyet dolu ifade kalıpları halinde
belirdiği görülür. Öyle imgeler, öyle kelimeler de vardır ki, kimi
şairler onların patentini ele geçirmiş gibidir. Onlar, onun
söyleyişinde daha bir güzeldirler ve ona aittirler.
*Bazı şairler imgede, sembolde aşırı gidiyorlar ve bunu da şiirde
yenilik sayıyorlar. Anlamsız olmak, fazla kapalı semboller kullanmak
konusunda nasıl bir düşünceye sahipsiniz?
Evet, kimi şairler açık seçik ve net olmaktan çekinirler. Anlamsız
olmayı, kapalı semboller, soyut kavramlar kullanmayı şiirde yenilik
sayarlar, farklı ve özgün olmak bilirler bunu. Bu yoldan giderek
ünlenmiş, kendisine belli bir yer edinmiş şairler varsa da, bunu
genelleştirmek mümkün değildir. Kapalı olmak, anlaşılmaz olmak,
birtakım kelime ve şekil cambazlıklarıyla dolu olmak, gerçek şiirin
vasıflan olamaz. Sözgelimi gerçekten güçlü ve kendisini kabul
ettirmiş bir-iki şair de yetiştirmiş olan bizim 'II.Yeni şiirimiz',
biraz da bu vasıfların şiiridir. Belki geçici bir heves yaratmış,
şiire yeni bir renk katmıştır, ama çok kısa ömürlü bir şiirdir,
parlayıp sönmüştür.
*Şiirde çok kapalı semboller kullanmak kadar, çok açık, didaktik
söyleyişler de hoş karşılanmıyor kimilerince. Aynı kişiler 'asıl
şiir didaktik olmayan şiirdir' diyorlar. Sizce doğru mu söylüyorlar?
Evet, eğer öyle söyleyenler varsa, doğrudur söyledikleri. Şiir, bir
fikrin ve bir davanın emrinde ve onun tebliğ vasıtası olmamalıdır.
Ancak bu, şiirin hiçbir fikir kırıntısı taşımayacağı, hiçbir mesaj
iletmeyeceği anlamına da gelmez. Elbet iletecektir, ama onun
taşıdığı fikir unsurlarını tam manasyla sindirmiş olması da bir
başka önemli vasfıdır. O yüzden, şiirin başta gelen amacı öğretmek,
fikir vermek, herhangi bir mesaj iletmek değil, önce bir sanat eseri
olmaktır. Necip Fazıl'ın dediği gibi, şair ilmin metotları ile
çalışan bir insan değildir. O tebliğ etmez, telkin eder. Şiirleriyle
ders vermeğe kalkmaz şair, şiirini bir politik söylemin aracı
yapmaz. Bu da küçültmez onu, tam tersine yüceltir. Çünkü böyle
davranmakla saf şiire sadık kaldığı gibi, üstün, ciddi ve asil bir
sanatkâr kimliğini de ifade etmiş olur. Öte yandan, hikemi ve fikri
konularda yazılmış şiirlerin güzel olmadığını söylemek de mümkün
değildir. Ama onların, kalplerin duygularını ifade etmedikleri
söylenebilir. Oysa şiir, ruhun, kalbin duygularını ortaya koymalı,
şair bir ruh ressamı olmalıdır.
*Hocam, sohbetimizin bir hayli uzadığının farkındayım. İzin
verirseniz 'şiir ve gelenek' konusundaki görüşlerinizi de alarak bu
uzun mülakatı noktalamak istiyorum. Şimdi okuyucularımıza şiir ve
gelenek konusunda ne düşündüğünüzü anlatır mısınız?
Milletinin sanat geleneğine bağlanmayan, onun kültür değerlerinden
gıdasını almayan sanatın yaşama şansı pek yoktur. Sanatkâr, bu arada
şair, kendisini kendi ikliminin duyarlığını temsil etmekle görevli
hissetmeli ve bu sebeple de kendisini her bakımdan geleneğin güçlü
ve denenmiş ellerine teslim etmekten çekinmemelidir. Şüphesiz sanat
hareketleri bir anda doğup gelişmezler. Onlar sabrın, yıllar süren
birikimin, emeğin ve elbet geleneğin meyvesi olarak doğarlar. Eğer
kökleri, gövdesi ve farklı dallan ile ağacı tanımaz, onun bir küçük
fidandan bir büyük ağaç oluşunu sabırla bekleyemezseniz, elbet
meyvesini toplamaya da hakkınız olmaz.
*Yani şiirde temel sağlamlığı önemlidir mi demek istiyorsunuz?
Evet, şiirde de temel sağlamlığı çok önemlidir. Sağlam temeller
üzerinde yükselmek, yeni katlar atmak daima kolay ve güvenli olur.
Önemli olan iyi bir başlangıç yapmak, bir kuvvetli tramplene
dayanarak sıçrayabilmektir. Bunu başarabilenler, şiirde de kalıcı
olanı yakalamada pek güçlük çekmiyorlar. Çünkü şair bir verelere
dayanarak bulur kişiliğini, bir yerlere dayanarak sıçrar, sivrilir
ve şair olur. Bu dayanak önce onun kendi şiiridir; onun kimliğini,
kişiliğini kuran ortamın oturduğu zemindir; şiirini beslediği milli
geçmiştir, mazidir. Her sanat hareketi gibi şiir de hamle yapmak
için böyle sağlam bir gemine dayanmaya muhtaçtır. Kendi geleneği ile
arasındaki kuvvetli bağı koparan, kendi ruh ikliminden uzaklaşan
şairin bir süre sonra tutunduğu bütün dallar elinde kalabilir;
adıyla sanıyla silinip gidebilir o şair. Üstün bir söyleyişe, has
şiire erişmek için, ille de şiirin geleneksel dokusundan ve
yapısından uzaklaşmanın hiç de gereği yoktur. Aksine, o geleneksel
çizginin izlenilmesinde sayısız yararlar vardır. O yüzden şiirlerini
geleneğe bağlamaktan korkan şair, bindiği dalı kesiyor demektir.
Çünkü o, şiirini çağdaş değerlerle zenginleştirirken, onu sürekli
olarak gelenekten de beslemek zorundadır. Geleneği ihmal edenler,
yeniyi kurmada da zorlanırlar. Onlarda hep eksik bir taraf bulunur;
ne tam eskinin gücünü gösterebilirler, ne de yeni ve orjinal
olabilirler. Ölçüyü tutturamazlar, bütünlüğü sağlayamazlar. Yeni
Türk şiirinde eskiyi, yani gelenekten geleni ihmal etmeden yeniyi
yakalamış, o yüzden de Türk şiirinin en güçlü temsilcileri arasına
girmiş ustalar çoktur. Yahya Kemal ve Necip Fazıl'ı ilk sırada
saymak mümkündür.
♦ Hocam, bu güzel ve son derece faydalı olduğuna inandığım doyumsuz
sohbetin sonuna geldik. Son olarak söylemek istediğiniz bir husus
var mı?
Herkes şunu iyice bilmelidir ki şiirin kaynağı insanın iç
dünyasıdır. İnsan şiirle hem kendisini daha iyi ifade edebilir, hem
de iç dünyasını zenginleştiren bir unsur olarak şiirle dış dünyayı,
eşyayı ve diğer insanları daha iyi kavrayabilir. Güzel şiirler her
şeyden önce bir eğitim aracıdır. Çağımızın insanı gittikçe yoğunluk
kazanan her türlü kirlilikten güzel şiirler okuyarak sıyrılabilir,
kendisini aşarak insan olmanın erdemini yakalayabilir, haksızlığın
olmadığı, doğruluk ve dürüstlüğün, sevgi ve saygının hâkim olduğu
yeni ve mutlu bir dünya kurabilir. Şiir insana gerçeğin kapılarını
aralayabilir, milleti millet yapan değerler şiirle daha güçlü
kılınarak geniş kitlelere daha kolay ulaştırılabilir ve nihayet
toplumlar dile getiremediği duygu ve düşüncelerini güzel şiirler
aracılığıyla gün ışığına çıkarabilirler.
Şiirin eskiden beri her zaman ve mekânda var olmasının, sadece var
olmasının değil, önde olmasının, şairlerin hep saygıdeğer kabul
edilmesinin sebebi, şiirin işte bu ayrıcalıklarından ileri gelir.
İnsanların güzel şiirlere bugün çok daha fazla ihtiyacı vardır.
Biraz abartılı görülebilir, ama doğrusu, 'İnsan yirmi dört saat
ekmeksiz kalabilir, ama şiirsiz asla! ' diyen Baudelaire'e hak
vermemek mümkün değildir.
* Hocam, bu son derece güzel ve faydalı olduğuna inandığım sohbet
için kıymetli vakitlerinizi bize ayırdığınızdan dolayı size çok, çok
teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Durdu Şahin